22 yaşındayım diye kendimi çöp gibi hissediyorum genellikle, 21’de böyle değildi. ama sabahları erken uyanıp geceleri erken yatınca bu hisler gelmiyor. garip. aslında değil, sebeplerini bilebiliyorum. kendimden o kadar bihaber değilim çok şükür. retorik soru gibi retorik sızlanma diye bi şey var bence, yakınıyorsun ama çözüm bulamadığından değil, yakınmak iyi geliyor. iyi geliyor derken tam öyle değil de, anladınız işte. geçenlerde 6 yaşında bir çocukla konuştum, sonra kendisinin yaşını unuttum, 5 yaşında olduğunu belirten bir cümle kurdum, beni “6 yaşındayım” diyerek düzeltti, ben de “5’le 6 arasında bi fark var mı?” dedim, yok dedi. bundan çeşitli anlamlar çıkarasım gelmişti, ama şu anda uyduruk göründüğünü fark ettim.
“…doktor çağırmak adetti. hastalar iyileşsin, iyileşmesin doktor çağırılmalıydı. ne hayat, ne ölüm adını verdiğimiz kardeşi doktorsuz olmazdı. hele ölüm… yaşadığımız dünyada başında doktor olmadan ölmek adeta ayıptı. bu ancak muharebe meydanlarında insanlar toptan, binlerce, onbinlerce öldükleri zaman olabilirdi. çünkü ölüm aslında pahalı bir şeydi. fakat bazan ucuzlar, herkesin olurdu.
o zaman ne doktora, ne eczacıya, ne ilaca, ne de herhangi bir şefkate ihtiyaç olmadan insanlar birbirlerine sokularak, birbirlerini kucaklayarak, birbirlerinin içine geçerek, birbirleriyle en hususi taraflarını paylaşarak ölürlerdi. fakat evinde, yatağında, kendine mahsus ölümle ölmek, bu muayyen kaideleri olan bir şeydi. hafız, papaz, doktor, kur’an sesi, eczacı havanı, gözyaşı, takdis edilmiş su, çan sesi… ancak bunlarla ölüm tamamlanabilirdi…”
ahmet hamdi tanpınar, huzur.
“…talihimizin en hazin tarafı neresidir, biliyor musun mümtaz? insanın yalnız insanla meşgul olması. bütün bina onun üzerinde kuruluyor; dışarıda ve içerde. farkında olsun olmasın, insan insanı malzeme gibi kullanıyor. kinimiz, garazımız, büyüklük arzumuz, aşkımız, yeisimiz, ümidimiz hep onunla. dilenciyi ve fakiri çıkar, merhamet ve gufran kalmaz, birdenbire fakirleşiriz. hayır, insan insanla meşgul. insanoğlu insana yüklenerek yaşıyor. hatta sanatkarlar bile; senin o evliya ruhlu dediğin insanlar bile. o gece dede efendi bize nasıl yüklenmişti? şimdi son defa için dinlediğim keman konsertosunda beethoven bana nasıl yükleniyor? hatta onlar, ötekilerinden daha fazla. çünkü üstüste kendi ruhlarının hastalıklarını bize aşılıyorlar…”
ahmet hamdi tanpınar, huzur.
“…insanlık fena bir ihtimali bir kere kendisine ufuk bilmesin; bir kere uçurumu görmesin. bir daha ondan geriye dönemez. onu giyinir. kıymetli bir şeyiniz, iyi bir yazma, güzel bir gramafon, bir acem halınız var mı, sakın onu satmayı bir imkan gibi düşünmeyin, evliyseniz karınızı boşamayı, seviyorsanız sevdiğiniz kadına darılmayı bir kere olsun aklınıza getirmeyin. sonra bu işlerden ne kadar çekinirseniz çekinin, mıknatıslanmış gibi, arkanızdan ittiriyorlarmış gibi onu yaparsınız, insan hayatında sakınmak yoktur. hele kütle halinde, asla. bir kere uçurum göründü mü, ölüm simsiyah dili ile konuştu mu?…”
ahmet hamdi tanpınar, huzur.
“…-peki ama niçin yaptın bunu?
-niçin hayatımı en manasız şekilde budalaca yaşadıysam, niçin eğlendiysem, niçin içtiysem, niçin evlendiysem. zamanı öldürmek için. yaşamak için. çürümemek için. ne bileyim ben. kendimi duymak istiyorum da ondan! uçuruma, her an ben varım, demek ihtiyacı. şimdi niçin sen yazasın istiyorum öğrendin mi? bir kere olsun belkemiğinde dehşet ürpersin diye! hepimizin kafasında sevgi, ıztırap gibi bir yığın kelime var. kelimelerde yaşıyorsunuz. ben kelimelerin manasını öğrenmek istiyorum. onun için yaptım. mesela öldürecek derecede sevmediğini öğrenmek için yazmalısınç fakat sen ölümü de bilmezsin… eminim ki senin için ölüm bir fırında iyice piştikten sonra, tıpkı bir müzede muhafaza edilen eşya gibi ebediyette daha parlak, daha kendisi olarak beklemektir. öyle değil mi? ve sen ölümden iğrenmezsin. hiç ölümün iğrenç bir şey olduğunu düşündün mü? iğrenç bir çürüme ve kokma!… içimizde allaha inanan var mı bilmiyorum. fakat eminim hepiniz müphem bir sükutta bu bahsi kapamışsınızdır. çünkü kelimelerde yaşıyorsunuz! bir kere olsun allahla konuşmak istediniz mi? ben dindar olsaydım onunla konuşmak, onu tecrübe etmek isterdim…”
ahmet hamdi tanpınar, huzur.
being 17 and reading marguerite duras. i’m not one of those people who always talk about the beauty and happiness of the times when they were younger, but that’s something very special. if you are not a girl and you didn’t read duras when you were 17, (or you are 17 and you aren’t reading her) you probably won’t understand.
“she says you don’t wanna be like me/ don’t wanna see all the things i’ve seen/ i’m dying, i’m dying”
ben sizin gibi mutlu olduğumda “aslında çok acılıyım ama çaktırmıyorum, gülümsediğime bakmayın” demiyorum. öyle bi şey de yok çünkü, sadece siz mutlu olmanızı bir çeşit günaha girmek olarak görüyorsunuz biraz o var. insan çok acı çekmiş olabilir, her şeyini kaybetmiş olabilir, ama bu bazı şeylerin bazen onu mutlu edemeyeceği anlamına gelmez. olabilir anlık olarak yahu. bi kere mutlu olunca mutsuz olma hakkınız da elinizden alınmıyor. ben mutluyken mutluyum ve mutsuzken mutsuzum. doğru olan da bu. sürekli mutsuzluğu yüceltmekten vazgeçseniz keşke. ne bileyim siz yücelttikçe inanıp boku bokuna mutsuz olmaya çalışan zavallılar var.
oh, the earth has dirtied this lonesome heart, and the wind has brought it to you (and probably you gonna break it too)
“…insan ruhunun en az tahammül edebildiği şey, -belki daha ötesi olmadığı, kendimize mühlet vermeden yaşamaya mecbur olduğumuz için olacak- saadettir. ıztırabın içinden geçeriz. tıpkı çalılık, taşlık bir yolda yürür, bir bataktan kurtulmaya çalışır gibi ondan sıyrılmaya çalışırız. fakat saadeti bir yük gibi taşırız ve bir gün farkında olmadan yolun bir ucunda, bir köşeye bırakıveririz.
hapishanelere bakın, mahkeme zabıtlarını, günün olanını bitenini ince satırlarla bir köşeye kaydeden gazete koleksiyonlarını karıştırın, daima bir gün kendi saadet yükünü taşımaktan bıktığı için bir tarafa atılıvermiş biçareleri görürsünüz…”
ahmet hamdi tanpınar, huzur.



